Dünya Üzerindeki Büyük “Kayıp Şehirler”

 
 

KAYIP  ŞEHİRLER

(Derlenmiş bir makaledir!)

 

 

Gizli şehirler, yüzyıllardır toprak altında kalmış olsalar da, zamana meydan okuyan günümüzde hala bir çekiciliğe sahip olma özelliğini taşımaktalar. Bir zamanlar büyük medeniyetlerin hikâyeleri tarihin sayfalarını süslerler ancak bazen insanlar bu şehirlerin fiziksel konumlarını yitirir ve onları yeniden bulmak için çok uzunca bir zaman (ve para) harcarlar.

Son yıllarda, hava fotoğrafçılığı ve lazer haritalama teknolojisi sayesinde bulunması zor olan kayıp şehirlerin yerleri tespit edilmiştir. Atlantis gibi bazı gizli şehirler ise belki de asla bulunamayacak?. Tarihin heyecan verici yanı da budur : Dünyamızda keşfedilecek daha çok şey var.

Atlantis ; Platon tarafından ilk kez bahsedilen ve gizemle örtülü bu efsanevi kayıp ada, uzun zamandır hikâye yazarlarını ve hayalperestleri büyülemiştir. Atlantis’in bitmeyen efsanesinin, sürekli gelişen fantastik edebiyat dünyasını nasıl etkilediğini keşfetmek için, bu gizemin ilk dönemlerine bakalım.

Antik Yunan filozofu Platon, Atlantis’i tanrıların gözünden düşen ve okyanusa batan, güçlü ve teknolojik açıdan gelişmiş bir ada devleti olarak tanıtmıştır.
Bilim insanları Atlantis’in gerçek bir yer mi yoksa felsefi bir alegori mi olduğu konusunda tartışmaya devam etse de, bu hikâye fantastik türün temel taşlarından biri haline gelmiştir.

Atlantis gibi kaybolmuş, gelişmiş bir medeniyet fikri, fantastik edebiyat yazarları için her zaman ilgi çekici bir kavram olmuştur.
Belkide bu, yazarların kibir, unutulmuş bilgelik ve gücün geçici doğası gibi temaları keşfetmelerine olanak tanıyan bir anlatım aracıdır?

Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” ndeki batık Númenor’dan George R.R. Martin’in “Buz ve Ateşin Şarkısı” ndaki su altında kalan Valyria’ya kadar, Atlantis’in yankıları destansı hikayelerde yankılanmaktadır.

Kayıp hazinelerin ve batık şehirlerin cazibesinin ötesinde, Atlantis’in hikayesi fantastik edebiyatta yankı bulan daha derin sembolik anlamlar taşır.

 

İşte şimdiye kadar keşfedilmiş en ilginç kayıp şehirlerden bazıları..

 

  •  Pompei – Napoli, İtalya (konum)

MS 79 yılında Vezüv Yanardağı‘nın patlamasıyla lavlara gömülen antik Roma kenti Pompei’de zamanda geriye yolculuk yapıldığında insanoğlu şöyle bir irkilir. UNESCO listesindeki Pompeii arkeolojik alanına yapacağınız bir geziyle Roma tarihi yanısıra burada parlak freskler,, gösterişli villalar ve hamamları, büyük tiyatroları ve hatta o bir bakıma mahşer  günü olarak tanımlanabilir günde ölen ve korunmuş olan Pompeililerin tüyler ürperten betonumsu kalıplarını görün.

. Pompei (antik ismiyle Pompeii), MS 79 yılı  ardından şehir 1500 yıl boyunca kaybolmuş ve kazıların başladığı 1748 yılında kayıp şehir tesadüfen bulunmuştur. Arkeolojik kazı alanı günümüzde de kazılmaya devam ediyor ve her geçen gün daha yeni şeyler ortaya çıkarılıyor.

. Kazılar, bir liman kenti ve denizciler için güvenli bir sığınak olan Pompei’ de genelevler ve eğlence mekanlarını içerdiğini  göstermektedir (Eğlence Parkı/Lunapark, sunulan hizmetleri tasvir eden açık fresklere sahip bir genelevin kalıntılarıdır /zevk, sefa, fuhuş, kumar, alkol… yaşam tarzının hakim olduğu bir şehir imiş ).

. Napoli Metropol Bölgesi içinde bulunan Pompei Antik Kenti, Herkulaneum Antik Kenti, Torre Annunziata Arkeolojik Alanları; UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunuyor.

Antik kent 9 bölgeye, bölgeler de insulae denilen bloklara bölünüyor.

  •  Mohenjo-Daro / Pakistan, konum

Bir anda terk edilen 40.000 kişilik Antik şehir ; Eski Mısır’ın, Mezopotamya’nın ve Minos Uygarlığı’nın büyük güçlerine rakipti.. 4.500 yıl önce bugünkü Pakistan topraklarında inşa edilen Mohenjo-Daro, İndus Vadisi’ndeki yenilikçiliğin canlı bir kanıtıydı. Şehrin gerçek adı, henüz deşifre edilemeyen yazıtlar nedeniyle hâlâ bilinmemektedir. R.D. Banerji’nin 20. yüzyılın başlarında yaptığı keşif, gelişmiş drenaj sistemlerini gün ışığına çıkarmıştır.

Yüzyıllar boyunca istikrarlı bir şekilde büyüyen şehir, ta ki aniden gücünü kaybedene ve tam olarak anlaşılamayan nedenlerden dolayı terk edilene dek sırları ile geride kalmış..“Ölü Adamlar Tepesi” anlamına gelen Mohenjo-daro’nun höyük ve kalıntıları, günümüzde Pakistan’ın güneybatısındaki Sind eyaletine bağlı Larkana bölgesinde yüksek bir tepede yer almaktadır.

Şehirde gösterişli saraylar, tapınaklar veya anıtlar bulunmuyor. Belirgin bir merkezi hükümet binası veya kral ya da kraliçenin varlığına dair bir kanıt da yok!. Görünü ile tevazu, düzen ve temizlik prensibine dayalı yaşam tercih ediliyormuş. Çömlekler ve bakır ile taştan yapılmış aletler standartlaştırılmış kalıntılarıdır. Toprak yığınının üzerine inşa edilmiş ve pişmiş tuğla duvarlarla desteklenmiş, su geçirmez bir havuz olan Büyük Hamam, Mohenjo Daro’nun tapınağa en yakın olan yapısıdır. Şehrin her yerinde kuyular bulunmakta ve neredeyse her evin içinde bir banyo alanı ve drenaj sistemi var.

İlginç olanı su baskını, yangın ya da yıkıcı bir savaş gibi bir felaket seneryolarına ait herhangi bir iz bulunmamış?. Bölgede yüzlerce  iskelet kalıntıları bulunmuş, ancak bunlar üzerinde yapılan çalışmalar bir  felaketin neden olduğu kanıt izine rastlanmamıştır. Kabule yakın teori ise ; mega kuraklığın bölgeyi etkisi altına alarak tarımın çökmesi ve büyük yerleşim yerlerinin yıkılmasına neden olduğunu savunmakta.

 

  • Machu Picchu,  Peru  konum

Cusco’nun yükseklerinde, tarihin en büyük gizemlerinden biri daha burada yatıyor. Cusco, güney Amerika ülkesi Peru’nun güneydoğusunda, And Dağları’nın yüksek kesimlerinde yer alan tarihi bir şehirdir. Deniz seviyesinden yaklaşık 2400 metre yükseklikte konumlanan 15. yüzyıldan kalma bir İnka yerleşimidir. Bu şehir, bir zamanlar İnka İmparatorluğu‘ nun başkentiydi ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. “İnkaların Kayıp Şehri” olarak bilinen Machu Picchu, 16. yüzyılda  bilinmeyen bir şekilde neden terk edildiği? sonrası sonra İspanyol işgalcilerin elinden kurtulmayı başarmış. 1911’de Yale Üniversitesi profesörü Hiram Bingham tesadüfen burayı keşfedene kadar kimse burayı bilmiyormuş..Machu Picchu, günümüzde dünyanın en ünlü arkeolojik alanlarından biridir. Alan 80.000 dönüm (32.500 hektar) büyüklüğündedir. Yapılar harç kullanılmadan inşa edilmiş (İnka medeniyetine özgü bir özellik!), granit taşları ocaklardan çıkarılıp hassas bir şekilde kesilmiş ve yerleştirilmiş.

Machu Picchu’nun, İnka İmparatorluğu’nun dokuzuncu hükümdarı Pachacuti Inca Yupanqui tarafından 1400’lerin ortalarında inşa edildiğine inanılıyor. Science Advances dergisinde 2023 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre, Machu Picchu’da imparatoru, diğer İnka kraliyet ailesi üyeleri, misafirler ve hizmetkarlar da dahil olmak üzere yaklaşık 750 kişi yaşıyor olduğu tespit edilmiş.

Machu Picchu’da,  manevi değerli olabilecek birçok yapı bulunmaktadır. Bunlardan biri olan “Güneş Tapınağı” veya Torreón’ dur.Yapı  İnka başkenti Cuzco’da bulunan güneş tapınağına benzer elips şeklinde bir tasarıma sahiptir. İnka imparatorunun Machu Picchu’da yaşadığına inanılan yere yakın bir konumda yer almaktadır.

Machu Picchu, İnka İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra yok olur ve  16. yüzyılda İspanyollar Güney Amerika’ya gelir.  İnka İmparatorluğu’nu veba salgınları vurduğu yetmezmiş gibi  ayrıca İspanyollar  tarafından düzenlenen askeri seferlere de maruz kalmışlardır. 1572’de son İnka başkentinin düşmesiyle, İnka hükümdarlığı dönemi de sona erer. Bir zamanlar büyük imparatorların ziyaret ettiği kraliyet mülkü Machu Picchu, artık harabeye dönüşmüştür.

 

Petra, çölün ortasında bir mucize gibi yükselen ve tarihin büyüleyici izlerini taşıyan bir antik kent. Ürdün’ün kızıl kayalarına oyulmuş bu eşsiz kent, “Gül Renkli Şehir” olarak biliniyor. Antik mühendisliğin bir şaheseri olan Petra (Wadi Musa), MÖ 1. yüzyıl civarında Nebati Krallığı’nın başkenti olarak altın çağını yaşamıştır. Şehrin kayaya oyulmuş yapıları, özellikle de Al-Khazneh’in cephesi, pembe kumtaşından sergilenen olağanüstü ustalık örneğidir. Hollywood, bu harikayı Indiana Jones ve Son Haçlı Seferi filminde ölümsüzleştirmiştir.

Antik kent ; Ürdün’ün güneyinde, Wadi Musa vadisinin kalbinde yer alır. Başkent Amman’a yaklaşık 240 kilometre uzaklıktaki bu bölgeye karayoluyla yaklaşık üç saatte ulaşmak mümkündür.

Antik yapının adı da “kaya” anlamına gelen Yunanca bir sözcükle ilişkilidir.

Belli başlı  öne çıkmış özellikleri ;

  • Petra Antik Kenti, 2000 yıldan uzun bir süre önce Ürdün’e yerleşen göçebe Arap halkı Nebatilerin mirasıdır.
  • Burası Yunan, Roma ve Mezopotamya etkisindeki sanatın bir karışımını yansıtıyor.
  • Şehirde tamamen kayalar oyularak inşa edilen zarif saray, ev, tapınak ve mezarlar var.
  • Kumtaşına oyulmuş tapınaklar, dar geçitler ve devasa mezar yapılarıyla Petra, binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan bir mucize gibidir.
  • Oyulduğu kayaların renginden ötürü antik kent “gül kırmızısı şehir” olarak da biliniyor.
  • Devasa su sisteminin (Baraj bölümü) şehri su baskınlarına karşı koruması da hayret verici özelliğidir.
  • Petra, İsviçreli kaşif Johann Ludwig Burckhardt tarafından 1812’de tekrar gün yüzüne çıkarılıyor.
  • Nebatilerin yanı sıra Romalıların da yaşadığı kent, bu medeniyetlerin bilgi ve becerilerinin harmanından etkilenen bir dünya harikası. En özgün yanlarından biri kesinlikle kaya oyma mimarisi.
  • Farklı özelliklere sahip bir dizi mezar ziyaretçileri karşılıyor olacaktır. Palace Tomb (Saray Mezarı) 49 metre genişliğinde ve 46 metre yüksekliğinde. Bu 4 kapılı mezara, sarayı andırdığı için bu isim veriliyor. The Urn Tomb (Urn Mezarı) ise M.S. 70 civarında inşa edildiği tahmin edilen bir başka bölüm. Burası da M.S. 446’da Bizans kilisesi olarak hizmet veren alanlar içeriyor.
  • Mimari harikalarının yanı sıra antik şehir, tarihi ve kültürel açıdan da önemli bir yerde. Görkemli kalıntıları yanısıra burada insan yerleşimlerinin izleri, 10 bin yıl öncesine kadar gidebiliyor.
  •  Son verileri ile bu devasa metropolün henüz % 5 ila 15 kadarını bilinmkte!. Dolayısıyla birçok gizem hâlâ varlığını sürdürüyor.

 

  • Ani Harabeleri – Kars, Türkiye / konum 

Orta Çağ dönemi Ermenistan’ının başkentinin bulunduğu yer. Ani’nin yıpranmış surları hâlâ sayısız hikâyeyi saklıyor olmuştur. “1001 Kilise Şehri”, muhteşem dini anıtlarıyla ismine yakışır bir görünüm sergilemekte. Doğa, 1319 yılında meydana gelen şiddetli bir depremle bu şehre son darbeyi vurur.

Türkiye’nin en doğusunda, Ermenistan ile doğal bir sınır çizen Arpaçay vadisinin sarp kayalıklarına bakan rüzgârlı bir plato üzerinde kurulmuş. Taştan örülmüş devasa surların ardında, bir zamanlar İpek Yolu’nun en zengin tüccarlarını, krallarını ve zanaatkârlarını ağırlayan, nüfusu yüz bini aşan efsanevi bir Orta Çağ metropolü yatar.  Ani Antik Kenti. 2016 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Kent; Hristiyan, Zerdüşt ve İslam kültürlerinin yan yana var olduğu, her fatihin kendi inancını ve mimari dehasını taşa kazıdığı benzersiz bir açık hava müzesidir.

 

Bagratid Krallığından Selçuklu fethine –  Ani Antik Kenti’nin tarihi ;

Antik kent’in hikâyesi, tek bir kurucuya veya tek bir döneme sığdırılamayacak kadar katmanlıdır. Arkeolojik bulgular bu platodaki yaşamın Erken Demir Çağı’na kadar uzandığını gösterse de Ani’nin bir “dünya kenti” sahnesine çıkışı 10. yüzyıla denk düşer.

Şehrin gerçek anlamda şahlanışı, 961 yılında Bagratid Ermeni Krallığı’nın başkenti ilan edilmesiyle başlıyor. Kral III. Aşot ve ardından gelen II. Smbat döneminde kent, yaklaşık 4,5 kilometreyi bulan devasa çift surlarla çevrilerek aşılmaz bir kaleye dönüşüyor. İpek Yolu ticaretinin bu bölgeye kaymasıyla Ani inanılmaz bir zenginliğe kavuşmuştur. 992 yılında Katolikosluğun da buraya taşınmasıyla şehir, mimari bir şölen alanına dönmüş ve tarihe de “1001 Kiliseli Şehir” olarak geçmiştir.

Ani’nin parlak günleri 1045 yılında kentin Bizans İmparatorluğu tarafından alınması ile  sarsılmıştır. Ancak Anadolu tarihi için asıl büyük kırılma, 1064 yılında Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusunun kenti fethetmesi olacaktır. Bu fetihle birlikte şehre İslam mimarisinin ilk ve en güzel örnekleri inşa edilmeye başlanmıştır. 1072’den itibaren şehri Selçuklulara bağlı Şeddadi emirleri yönetmiş.

Tarihi sonu ile kent 13. yüzyıldaki yıkıcı Moğol istilası sonrası da  1319 yılında şehri yerle bir eden büyük deprem ve değişen ticaret yolları, ile Ani’nin sonu tamamlanmıştır. Şehir 18. yüzyıla gelindiğinde neredeyse tamamen terk edilerek o derin sessizliğine bürünmüş olacaktır.

Ani’nin silüetini belirleyen en görkemli yapı olan katedral, ortaçağda mimar Trdat tarafından 989-1001 yılları arasında inşa edilmiş. Kırmızı ve siyah tüf taşlarının kusursuz bir işçilikle örüldüğü bu devasa bazilika, 1064 yılındaki Selçuklu fethinden sonra camiye çevrilmiş ve “Fethiye Camii” adını almış. 1319 yılındaki büyük depremde anıtsal kubbesi çökmüş olsa da devasa duvarları ve göğe yükselen sütunlarıyla hala ayaktadır.

 

  • Troya /Truva – Çanakkale (Türkiye) ; konum 

Homeros’un destanlarında Truva Savaşı ile ünlenen bu kentin kalıntıları, dokuz farklı medeniyet katmanını ortaya çıkarmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde yer alan Truva, efsaneden gerçeğe dönüşen tarihi bir şehirdir. Heinrich Schliemann’ın 19. yüzyıldaki keşifleri, meşhur tahta at stratejisi de dahil olmak üzere yüzyıllardır süregelen efsaneleri doğrulamıştır.

Çanakkale yakınlarındaki mütevazı bir höyük, 19. yüzyıla dek sıradan bir arazi parçası olarak bilinmekte idi. Oysa bu tepenin altında, “İlyada” ve “Odysseia” destanlarına ilham veren, insanlık tarihinin en büyük hikâyelerinden birinin sahnesi yatıyordu. Troya Antik Kenti, bugün sadece bir arkeolojik alan değil, aynı zamanda Homeros’un ölümsüz dizeleriyle zihinlere kazınan mitolojik bir merkez, çağlar boyu farklı kültürlerin yer aldığı eşsiz bir mekân.

Troya’nın Antik Kenti’nin ünü, onu çevreleyen zengin mitolojik anlatılardan geliyor. Antik dünyanın en büyük destanlarından sayılan Troya Savaşı, üç bin yıldır dilden dile aktarılagelen bir öykü. Bu efsane; aşk ve ihanet, cesaret ve tutku dolu, unutulmaz karakterlerle örülü bir destan aslında. Öykünün kalbinde, Ege Denizi’nin karşı yakasında, Paris adında bir prensin Sparta Kraliçesi Helena’yı kaçırması üzerine patlak veren on yıllık devasa bir savaş var.  Paris, Helen’i Sparta’dan kaçırıp Troya’ya getirince, Helen’in kocası Kral Menelaos’un öfkesi Akha dünyasını ayağa kaldırır ve intikam için sayısız gemi Troya sahillerine yelken açar.  On yılın sonunda, savaşın kaderi kurnaz bir planla değişir. Akha kahramanı Odysseus’un zekice hilesiyle, tahta bir Truva atı yapılır ve içi en cesur Akha askerleriyle doldurulur. Akha ordusu geri çekilmiş gibi yaparak bu dev Truva atı’ nı Troya’nın kapısına bırakır. Troyalılar, düşmanın çekildiğini sanıp ahşap atı zafer ganimeti olarak içeri alırlar. O gece atın içindeki Akha askerleri gizlice çıkarak şehrin kapılarını açar ve geri dönen Akha ordusuna Troya’yı teslim ederler. On yıl süren onurlu direniş, bir gecede hile ile sona erer. Troya Antik Kenti düşer, krallık yok edilir. 

Troya’nın efsanelerden çıkarılıp günümüzdeki konuma (antik kent)  kavuşması, 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Frank Calvert adında bir İngiliz diplomat ve amatör arkeolog, Çanakkale Boğazı yakınlarında Hisarlık adı verilen bir tepeciğin altında efsanevi Troya Antik Kenti’nin yatıyor olabileceğine inanması ile kazılar başlar. Troya Antik Kenti kazılarının modern çağa uzanan en önemli dönüm noktası ise , 1988 yılı başlarıdır. Almanya Tübingen Üniversitesi’nden Prof. Manfred Osman Korfmann liderliğinde uluslararası bir ekip Troya’da kazıları yeniden ele alırlar. Troya’nın sadece höyük üzerindeki küçük bir kale olmadığını, eteklerindeki ovaya yayılan büyük bir aşağı şehri olduğunu kanıtlanır. Yine Korfmann’ın girişimleriyle, Troya’nın bulunduğu bölge 1996’da Tarihi Milli Park olarak ilan edildi. Devamında 1998 yılında Troya, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiştir.

 

Truva’da görülen 9 katman, kesintisiz olarak 3000 yıldan fazla bir zamanı göstermekte ve Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu bu benzersiz coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlamaktadır. Truva’daki en erken yerleşim katı M.Ö. 3000-2500 ile erken Bronz Çağı’na tarihlenmektedir, daha sonra sürekli yerleşim gören Truva katmanları M.Ö. 85 – M.S. 8. yüzyıla tarihlenen Roma Dönemi ile sona ermektedir. Truva, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle burada hüküm süren uygarlıkların diğer bölgelerle ticari ve kültürel bağlantıları açısından daima çok önemli bir rol üstlenmiştir.

 

  • Teotihuacan – Meksika ; konum

Mexico City’nin 40 kilometre kuzeydoğusundaki UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Teotihuacan Antik Kenti, milattan sonra 14-16. yüzyıllar arasında hüküm süren Aztekler tarafından kullanıldığından, bu medeniyeti daha yakından anlamak için gidilmesi gereken yerlerden biri olarak gösteriliyor. Kuzey Amerika’daki en eski metropol olan kentin tarihinin MÖ. 800 yıllarına kadar dayandığı araştırmalarla ortaya konulurken, bilinmeyen bir nedenle sakinlerince aniden terk edilen bu kentin adının da daha sonra buraya yerleşen Aztekler tarafından konulduğu araştırmalara yansımakta..Azteklerin dili olan Nahuatl’de “Tanrıların Doğduğu Yer” anlamına gelen Teotihuacan Antik Kenti’nde, Güneş ve Ay Piramidi ismiyle iki büyük piramit, Queatzalcoatl Tapınağı (Tüylü Yılan) ve çevrelerinde ikincil derecede tapınaklar yer alıyor. Tüylü Yılan Tapınağı altında keşfedilen 103 metre uzunluğundaki tünelde, tohumlar, hayvan kemikleri, çanak çömlek kalıntıları bulunurken, tünellerin, yeraltı dünyası ve kutsal kabul edilen yeraltı sularıyla ilişkili olduğu ve kentin önde gelenlerinin de tünellere gömüldüğü varsayılıyor.

Yaklaşık 30 kilometrekarelik alana kurulan Teotihuacan Antik Kenti’nin adını Aztek’ lerin koyduğu bilinse de kim tarafından yapıldığı konusu tam olarak bilinmezken, Toltek, Zapotek ve Maya yerleşimi olduğu konusunda araştırmalar devam ediyor.Burası büyük olasılıkla bin haneden oluşan, gelişmiş ve büyük bir şehir devleti olarak tarihe geçmiştir.

Teotihuacan’ları bu denli gizemli kılan, yapılan arkeolojik çalışmalarda herhangi bir yazılı bir kaynağa ulaşılamamış olması. Ama eşya ve dinsel törenlerine ait bulgular, Teotihuacan’lar hakkında çok şeyi de açığa kavuşturuyor.

Taban alanı 222×225 metre olan Güneş Piramidi, kimi kaynaklara göre 65, kimi araştırmalara göre de yaklaşık 70 metre yüksekliği ile dünyanın ise üçüncü yüksek piramidi olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 1 milyon metreküp volkanik taş ile yapıldığı düşünülen piramidin önünde tören alanı olarak hizmet ettiği araştırmalarla anlaşılan volkanik taşlardan yapılmış bir platform bulunuyor.  Piramitlerin içerisinde kurban edilen insanların mezarlarına rastlanmıştır ve kentin tarihte tören merkezi konumunda olduğu da tahmin edilmekte.

 

  • Chichen Itza – Yucatan/Meksika ; konum

Geç Klasik dönemde Maya halkı tarafından inşa edilmiş büyük bir Kolomb öncesi şehirdir . Arkeolojik alan, Meksika’nın Yucatán yarımadasında Tinúm bölgesi’nde yer almaktadır.

Maya ve Toltek medeniyetlerine ait olan kent, muhtemelen bir dönem Yucatan’ın dini merkezi olmuş. Günümüzde de Meksika’nın en çok ziyaret edilen arkeolojik alanlarından birisi. Chichen Itza (Çichen Itza), insanlık tarihinin en olağanüstü arkeolojik başarılarından biri olarak kabul edilir ve  UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunuyor. Ayrıca 2007 yılında dünyanın yeni 7 harikasından biri olarak da seçilmiştir.

Arkeolojik kanıtlar, Chichen Itza’nın MS 5. yüzyılda Itza Maya halkı tarafından kurulduğunu ve şehrin 1500 yıldan daha eski olduğunu göstermektedir. Yerleşim, yaklaşık 1000 yıl boyunca büyük inşaat aşamalarından geçmiştir; Geç Klasik dönemde -(yaklaşık MS 600-800) önemli mimari gelişmeler yaşanmış ve Erken Postklasik dönemde (yaklaşık MS 900-1200) El Castillo da dahil olmak üzere sit alanının en ikonik anıtları inşa edilerek kültürel bir Rönesans yaşanmıştır.

El Castillo (Kukulkan Tapınağı olarak da bilinir), Chichen Itza’nın merkez meydanına hakimdir. Bu ikonik basamaklı piramit, Mayaların astronomi ve matematik konusundaki gelişmiş anlayışını göstermektedir. Yapının bütünlüğünü korumak için artık tırmanmaya izin verilmemektedir.

İlkbahar ve sonbahar ekinoksları sırasında (2026’da 20 Mart ve 22 Eylül), batan güneş kuzey merdiven boyunca yedi üçgen gölgesini oluşturur. Bu gölgeler, tabandaki oyma yılan başıyla birleşerek, tüylü yılan tanrısı Kukulcán’ı temsil eden, piramitten aşağı inen tüylü bir yılan illüzyonu yaratır.

Bu muhteşem doğa olayı, her ekinokstan yaklaşık bir hafta önce ve sonra görülebilir; bu da onu sadece tam ekinoks tarihinde değil, birkaç gün boyunca izlenebilir kılıyor. Eğer ekinoks ziyareti planlıyorsanız, birbirini takip eden günlerde gelmek, daha az kalabalıkla aynı görsel deneyimi sunar.

 

  • Great ZimbabweZimbabve/G. Afrika  ; konum

Ortaçağ Zimbabve Krallığı’nın anıtsal başkenti olan Büyük Zimbabve Sahra altı Afrika’daki en büyük sömürge öncesi taş yerleşimini temsil etmektedir. 

11. ve 15. yüzyıllar arasında, Güneydoğu Afrika’da bölgeyi yöneten “Zimbabve Krallığı”nın başkentinden geriye kalan kalıntılardır ve burada olağanüstü bir mühendislik becerisi sergilenmiştir. O dönemin insanları, harç kullanmadan devasa taş duvarlar inşa eder ancak 16. veya 17. yüzyıldaki bir bölümün çöküşü hala tartışma konusudur. Zimbabve tarihinin bu Demir Çağı dönemine ait başlıca kalıntılar, “Büyük Çit” ve “Tepe Kompleksi” olarak adlandırılan kuru taş yapılarından oluşmaktadır.. Bu kalıntılar  kalıcı bir miras bırakarak modern Zimbabve‘nin adının konulmasına ilham kaynağı olmuştur.

Akropolis olarak bilinen Tepe Kompleksi, 11 metre yüksekliğinde ve 6 metre kalınlığında, doğal kaya parçalarını  içeren kalın duvarlarıyla kalıntıların kalbidir. İçinde platformlar, monolitler ve muhtemelen hükümdar ve törensel faaliyetler için ayrılmış alanlar bulunmaktadır.

Anıtlar yaklaşık 7 kilometrekarelik bir alana yayılır ve 18.000 kişiye kadar barındırabilirdi. Büyük Zimbabve, 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından keşfedilmiştir. Büyük Zimbabve Ulusal Anıtı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır (video).

 

  • Dwarka – Hindistan  ; konum

“Sri Dwarkadhish Mandir”, Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradesh eyaletinin Mathura şehrinde bulunan bir Hindu tapınağıdır. Mahabharata dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahip olan Mathura’daki en eski ve en büyük tapınaklardan biridir. Tapınağın ana tanrısı, Lord Krishna’nın Mathura’dan ayrıldıktan sonra dünyevi ikametgahı olan Dwaraka’nın tanrısı ya da kralı olan Lord Dwarkadhish’ tir. Hindu mitolojisine göre Dwarka, Lord Krishna tarafından kurulan ve yönetilen bir şehirdir. Krishna, o dönemde şeytani güçlerin hakimiyeti altında olan dünyada düzeni yeniden sağlamak için insan formunda doğan Lord Vishnu’nun bir enkarnasyonudur. Siyah mermerden yapılmış Krishna heykeli Dwarkanath olarak adlandırılır ve yanında beyaz mermerden yapılmış Sri Radharani heykeli bulunur.

Bu güzel tapınak, diğer birçok Hindu tanrı ve tanrıçasının heykellerine de ev sahipliği yapmaktadır. Tapınak, oldukça popüler bir Hindu hac merkezi olup, uzak ve yakın mesafelerden sayısız inananı kendine çekmektedir. Dwarka, arkeolojik önemi nedeniyle dünyanın en önemli kayıp şehirlerinden biri olarak bilinir.

Tapınak ;Gwalior Malikanesi’nin eski hazinedarı Seth Gokul Das Parikh tarafından inşa edilmiştir. 1814 yılında Krishna’ya olan bağlılığını göstermek ve Tanrı’nın yaptıklarını yaygınlaştırmak için bu tapınağı yaptırmıştır. Tapınağın ibadet hizmetleri 1930 yılında Kankroli’den Pustimarga Girgharlal Acharya ji’ye devredilmiştir. Tanrıya ibadet, Acharya tarafından kurulan geleneğe göre hala sürdürülmektedir.

 

  • Hattusas –  “Hattuşa” / Boğazkent-Çorum (Türkiye)  – konum

Çorum İli’nin 82 km. güneybatısında yer alan kalıntılar önceleri ilk sahipleri olan Hattiler tarafından “Hattuş” olarak adlandırılan şehir, Hitit egemenliğine geçtikten sonra “Hattuşa” adını almıştır. M.Ö. 1700’lerde Kuşşara şehrinin kralı Anitta tarafından alınan Hattuşa, yine Anitta tarafından yıkılmıştır. Tabletlerde “Bin Tanrılı şehir” olarak anılır.

Yazılı kayıtlarda Anitta ilk Hitit kralı olarak bilinmekte. Yaklaşık yüzyıl kadar sonra şehir, I.Hattuşili tarafından tekrar kurularak 400 yıldan uzun bir süre hüküm sürecek olan bir uygarlığın başkenti haline getirilmiştir. Günümüzde görülebilen ve büyük çoğunluğu Büyük Kral IV. Tudhaliya dönemine ait olan kalıntılar arasında tapınaklar, kraliyet konutları ve surlar bulunmaktadır. Hattuşa’nın en büyük kutsal yapısı  Büyük Tapınak’ tır.

1986 yılında UNESCO “Dünya Miras Listesi”ne alınan Hattuşa (Boğazköy), Hitit İmparatorluğunun başkenti olarak Anadolu’da yüzyıllar boyunca önemli bir merkez olmuştur. Bronz Çağı’nın bu harikası, günümüze ulaşan kapıları ve surlarıyla da görüldüğü üzere, müthiş bir mühendislik örneğidir. Taş aslanlar hâlâ nöbet tutar durumdadır.. Kalıntı bölgesi Fransız gezgin Charles Texier tarafından 1834 yılında keşfedilmiştir. 1906 yılında başlayan kazılar sonucunda buradaki yerleşimin MÖ 2. binyılda Anadolu ve kuzey Suriye’de hâkimiyet kuran Hitit Devleti’nin başkenti olduğu anlaşılmıştır.

 

  • Persepolis – Şiraz / İran ; konum

İran’ın Fars bölgesinde Şiraz’ın yaklaşık 50 km kuzeydoğusunda yer alan Persepolis, Antik Pers İmparatorluğu – Ahameniş’ in en görkemli törensel  başkenti olarak bilinir. MÖ 518 yılında Kral I. Darius tarafından inşa edilmeye başlanan Persepolis, imparatorluğun siyasi ve kültürel merkezi olmasının yanı sıra, Pers mimarisinin ve sanatının en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Kuh-e Rahmat (Merhamet Dağı) eteklerinde yer alan muhteşem kalıntıları ile Persepolis, dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biridir. Mimarlık, şehir planlama, inşaat teknolojisi ve sanat alanlarında Ahameniş (Pers) eserlerinin incisi olarak kraliyet şehri olup, eşi benzeri olmayan ve en eski medeniyetlere tanıklık eden arkeolojik alanlar arasında yer almaktadır. Büyük sarayları, su kemerleri , duvar süslemeleri , heykelleri ve tapınakları ile bir zamanlar dünyanın merkezi sayılmış uçsuz bucaksız Pers İmparatorluğunun sanatını, gücünü ve hayata bakışını gözler önüne sermektedir. Antik kent İran’da  Taht-ı Cemşid olarak anılır. İmparatorluğun törensel merkezi olan kent, özellikle Yeni Yıl (Nowruz) kutlamaları ve tebaanın imparatora bağlılıklarını sunması için tasarlanmıştır.

MÖ 330 yılında Büyük İskender’in Persleri yenmesiyle şehir yağmalanmış ve büyük bir yangınla kısmen yok edilmiştir. Zamanla toprak altında kalan şehir Persler tarafından lanetlendiği gerekçesi ile bir daha kullanılmamıştır. Toprak altında kalan şehrin tamamını yer yüzüne çıkarmak için kazı çalışmaları devam etmektedir. Günümüzde şehir bir UNESCO Dünya Mirası alanıdır.

Stratejik bir noktada kurulan bu antik kent, hem ticaret yollarını kontrol etmesi hem de savunma açısından önemli bir yere sahiptir. Persepolis’in mimarisi, Perslerin ileri mühendislik ve sanat anlayışını gözler önüne serer. Ahşap sütunlarla desteklenmiş devasa taş platform, üzerine inşa edilen sarayları ve tören salonlarını taşır.

Persepolis’in en dikkat çekici yapılarından biri olan Apadana Sarayı ve Taht Salonu (“Yüz Sütunlu Salon”) , imparatorluğun görkemini temsil eder. 100’den fazla sütunu barındıran bu yapı, kralın halka açık toplantılar düzenlediği bir yer olarak kullanılmıştır.

İran İslam Devrimi ardından çok sayıda heykel balyozlar ile parçalanarak yok edilmiştir.

 

  • Hampi – Karnatka / Hindistan   ; konum 

Ortaçağ Hint mimarisinin bir harikası olan Hampi, 14. yüzyılda Vijayanagara İmparatorluğu’nun başkenti olarak hizmet vermiştir. Karnataka eyaletinde bulunan bu UNESCO Dünya Mirası Alanı, geniş harabeleri arasında sayısız tapınak ve pazar caddesini barındırmaktadır (tarihi kayıtlarda, elmas, inci, ince ipek, at ve değerli eşyaların alınıp satıldığı hareketli pazarlardan bahsedilir). Bu antik kent, muhteşem tapınak mimarisi, geniş kalıntıları ve devasa granit kayalarla dolu etkileyici manzaralarıyla tanınır. Vittala Tapınağı’ndaki kendine özgü taş savaş arabası, bu alanın en önemli simgesi konumundadır (resimde – sağdaki). Ayrıca ; Virupaksha Tapınağı, Hampi’nin en önemli tapınaklarından biridir (resimde sağdan 2.).

Hampi, dikkat çekici kalıntıları, muhteşem tapınakları ve devasa granit kayalıklarından oluşan eşsiz manzaralarıyla ünlüdür.

Bu harabe şehir, Tunghabhadra Nehri boyunca ve ötesinde geniş bir alana yayılmış tapınaklar, saraylar, caddeler, kuleler, köprüler ve heykellerle dolu, ıssız bir konumda yer almaktadır. Bazı Hindu geleneklerine göre Hampi, Ramayana destanında geçen Kishkinda’nın bulunduğu yerdir; burası, Rama’nın eşi Sita’yı şeytan kral Ravana’dan kurtaran maymunların ormanlık yuvasıdır.  1565 yılında Vijayanagar krallarının Deccan sultanlıklarına yenilmesinin ardından terk edilmiştir. Zirvede olduğu dönemde Vijayanagar İmparatorluğu, Hindistan’ın en zengin ve en güçlü imparatorluklarından biriydi ve şehri ziyaret eden Avrupalı gezginlerin, şehrin büyüklüğü ve varlanan zenginlik karşısında hayran kaldıklarını anlatan çok sayıda ayrıntılı anlatımlar bulunmaktadır.

Yaklaşık 29 kilometrekarelik geniş bir alana yayılmış olan Hampi, insanlar tarafından ” dünyanın en büyük açık hava müzesi ” olarak tanımlanıyor. Kalıntılar esas olarak iki bölgeye ayrılıyor: 

  • Kutsal Merkez – tapınakları ve dini mekanları içeren alandır.
  • Kraliyet Merkezi; sarayları, kraliyet yerleşkelerini, hamamları ve idari yapıları içerir.

 

  • Palenque – Chiapas / Meksika ; konum

Chiapas’ın dağ sıralarının hemen ötesindeki tropikal ovalarda yer alan Palenque, Meksika’nın en nefes kesici şelalelerine ve Maya kalıntılarına açılan bir kapı görevi görüyor. Birçok kişi, sadece UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan aynı isimli Maya kalıntılarını görmek için burayı ziyaret ediyor. Bunun yanı sıra, Palenque aynı zamanda çeşitli orman deneyimleri yaşayabileceğiniz bir yer. Guatemala sınırına yakın olan bu bölgede Meksika’ nın, en yemyeşil, şelaleri  ve vahşi haliyle de  karşımıza çıkıyor olacaktır.

Palenque arkeolojik alanı, Maya bölgesinin en seçkin Klasik Dönem kalıntılarından biridir ve olağanüstü iyi korunmuş mimari ve heykelsi kalıntılarıyla tanınır. Yapıların zarafeti ve ustalıkla işlenmiş olması, Maya mitolojisini anlatan oyma kabartmaların inceliği, bu medeniyetin yaratıcı dehasını kanıtlamaktadır.

Şehir, Hıristiyan takviminin başlangıcına denk gelen Geç Preklasik dönemde kurulmuştur. İlk sakinleri muhtemelen yakın bölgedeki diğer yerleşim yerlerinden göç etmiştir. Bu insanlar, Maya kültürünü tanımlayan kültürel özelliklerin yanı sıra, doğal çevreye uyum sağlamalarını mümkün kılan bir gelişmişlik düzeyini de her zaman paylaşmışlardır. Birkaç yüzyıl sonra, yaklaşık M.S. 500’de, şehir bölgesel bir siyasi birimin güçlü bir başkenti haline gelmiştir. Tampon bölge hariç, arkeolojik alanın toplam yüzölçümü 1780 hektar olup bunların sadece yaklaşık %10’u keşfedilmiştir.

Palenque ile ilgili ilk kayıtların, 1567 civarında İspanyol Pedro Lorenzo de la Nada tarafından yazıldığı söylenir. Kalıntılar, Lacandon ormanıyla çevrilidir ve bunlara heybetli Yazıtlar Tapınağı da dahildir. Bu yapı, eski Pakal kralının yattığı bir mezar odasına da ev sahipliği yapmaktadır.

 

  • Ephesus – Efes Antik Kenti, Selçuk-İmir (Türkiye) ; konum

Efes Antik Kenti başlı başına bir mekan değil, adı üstünde bir kent. Kendisi kadar tarihi yapılardan ve kalıntılarından oluşuyor, her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Bu yapı Dünyanın Yedi Harikası’ndan birisidir. 2015 yılında Efes Antik Kenti‘nin Dünya Mirasları listesine eklenmesini sağlayan Artemis Tapınağı, gezilecek yerler listesinde ilk sırayı alıyor.

Şuan Dünya Miras Alanı olan Efes; Çukuriçi Höyük, Ayasuluk Tepesi (Selçuk Kalesi, St. John Bazilikası, İsa Bey Hamamı, İsa Bey Camii, Artemision), Efes Antik Kenti ve Meryem Ana Evi olmak üzere dört bileşenden oluşmaktadır. Ünlü Roma imparatoru Augustus zamanında Roma İmparatorluğu’nun Asya Eyeleti başkenti olan Efes büyük bir kalabalık nüfusa ulaşmıştır. Bu özelliğiyle doğu ile batı arasında geçiş noktası vazifesi gören Efes aynı zamanda dönemin önemli bir liman kenti idi.

İlk kuruluş tarihi M.Ö. 6 bin yılına ulaşan Efes Antik Kenti, dünyanın en önemli antik kalıntılarından biridir. Tarih boyunca uygarlık, bilim, kültür, ve sanat alanlarında her zaman önemli rol oynayan Efes, antik dünyanın en önemli merkezlerinden biriydi. Farklı dönemlerde Roma, Yunan ve Türkler’in egemenliği altında bulunmuştur. Kesintisiz olarak yaklaşık 9 bin yıl yerleşim alanı olmuştur. İçinde Artemis Tapınağı, Meryem Ana Evi ve Ashab-ı Kehf yapılarını bulunduran bu eşsiz eser günümüzde İzmir’e bağlı Selçuk ilçesinde bulunmaktadır. Türkiye’nin en önemli turistik yerlerinden biri olan Efes her yıl ortalama 1.5 milyon turist tarafından ziyaret edilmektedir.

 

Artemis Tapınağı

“Kadim Babillilerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus’in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümü gölgede kalmıştı.”

İskenderiyeli filozof Philon bu sözleri günümüzde dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Efes Antik Kenti içerisinde bulunan Artemis Tapınağı için söylemişti. Bu sözlerin üzerinden binlerce yıl geçmesine ve yalnızca bir sütun kalmasına rağmen Artemis Tapınağı’nı görmek isteyen yerli ve yabancı ziyaretçilerin akınına uğruyor.

Diana Tapınağı olarak da bilinen ve M.Ö. 550 yılında yapımı tamamlanan Artemis Tapınağı, Yunan Mitolojisi’ndeki bereket tanrısı Artemis’e ithaf edilmiştir. Kaynaklar, Artemis’in bereket tanrısı olması nedeniyle helenistik dönemde tapınağın hem ibadethane hem de pazaryeri olarak kullanıldığını belirtmiştir. Lidya Kralı Kroisos tarafından başlatılan ve 120 yıl süren çalışma sonrasında ortaya çıkmış olan tapınak, tamamı mermerden yapılmış ve 100 sütun üzerine kurulmuştur.

Artemis Tapınağı, antik dünyanın en büyük ve en ihtişamlı tapınaklarından biri olarak bilinir. Romalı tarihçi Piny’e göre tapınak, 137 metre uzunluğunda ve 69 metre genişliğinde bir alana yayılmıştır. Tapınağın temeli, ortalama 1,5 metre yüksekliğinde ve 10 metre genişliğinde mermer bloklarla inşa edilmiştir. Tapınağın dört bir yanında, toplam 127 adet, yaklaşık 18 metre yüksekliğinde İyon sütunu bulunmaktadır. Bu sütunların üzerinde, tanrıça Artemis’in kabartma heykelleri ve mitolojik sahneler yer almaktadır.

Tapınağın iç kısmı, birçok farklı odadan oluşmaktadır. Merkezde, tanrıça Artemis’e adanmış ana ibadet alanı bulunurken, etrafında çeşitli odalar ve koridorlar yer almaktadır. Tapınağın mimari yapısı, döneminin en ileri teknikleri ve sanatsal anlayışıyla şekillenmiştir.

Yunan mimar Chersiphron tarafından yapılan tapınak, dönemin en ünlü heykeltraşları Polyclitus, Pheidias, Cresilas, ve Phradmon tarafından yapılmış heykellerle süslenmiştir. Ayakta olduğu binlerce yıl boyunca bir çok tehlike atlatan tapınak yapılışından 200 yıl sonra M.Ö. 21 Temmuz 356 yılında adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus isimli bir Yunanlı tarafından ateşe verilmiş ve Büyük İskender aynı gece dünyaya gelmiştir. Yangının ardından tekrar yapımına başlansa da halk tam olarak başarıya ulaşamamıştır. M.S. 263 yılında Hristiyanlığın yaygınlaşması ile birlikte gotların istilasına uğrayan bölgede giderek önemini yitirmiştir. 1900’lü yıllarda başlayan kazılarla birlikte ortaya çıkarılan bir çok eser İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin yanı sıra İngiltere’de British Museum ve Fransa’daki ünlü Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.  Yunan mitolojisinde önemli yer tutan ay tanrıçası Artemis’e ithaf edilen bu tapınaktan günümüze yalnızca iki adet mermer parçası ulaşabilmiştir.

 

  • Sukhothai – Sukotay, Tayland ; konum 

Tay medeniyetinin beşiği olan Sukhothai, 1200’lü yıllarda krallığın ilk başkentiydi. Bu kalıntılar, erken dönem Tay sanatının ve mimari yeniliklerinin zirvesini sergiliyor. Sukhothai Thani, Bangkok‘un yaklaşık 427 km kuzeyinde, Chao Phraya Nehri’nin bir kolu olan Yom Nehri üzerinde yer alan küçük bir kasabadır.

Kelime anlamı “Mutluluğun Şafağı” olan Sukhothai’nin, Tayland’da Altın Çağı başlattığı ve ülkenin mimarisi, politikası, monarşisi ve dini için model teşkil ettiği söylenir. Bugün, Eski Sukhothai, UNESCO’yu bile hayran bırakacak geniş park içinde devasa 193 tapınaktan oluşan bir komplekse sahip sessiz küçük bir kasabadır.

Tarihi park temelde iki bölüme ayrılmıştır: yoğun ve son derece iyi korunmuş merkezi kompleks ve kuzeybatıya doğru uzanan daha vahşi kalıntılar. Merkezi kompleks, hendekler, göller ve ada üzerindeki tapınaklara giden köprülerle iç içe geçmiş üç kilometrekarelik görkemli kalıntılarıyla doğal ve göz kamaştırıcı bir başlangıç ​​noktasıdır. Park, 7.000 hektardan fazla bir alanı kaplamaktadır. Merkez, şehir surlarıyla çevrilidir ve burada eski kraliyet sarayı ve ilk tapınaklar bulunur. Toplamda yaklaşık 200 tapınak görülebilir.

Her yıl Sukhothai’de kutlanan Loi Krathong festivali, ay takviminde, Ekim ayının son haftası ve Kasım ayının ilk üç haftasında gerçekleşir. Dolunay çıktığı anda, krathong (Tay fenerleri) (loi) bırakma zamanı gelir. Taylandlılar, krathonglarını havaya bırakmak için göletlerde, göllerde ve nehirlerde toplanırlar.

Park her dönem ziyaret edilebilir, ancak ;  yazın 30 ila 38 derece arasında değişen sıcaklıkları göz önünde bulundurun. Sukhothai Tarihi Parkı’nda neredeyse hiç gölge yoktur, bu nedenle kalıntıları günün en sıcak saatlerinde ziyaret etmemeye dikkat edin. Yaz aylarımız (Mayıs-Ekim ayları) Tayland’da yağmur mevsimidir ve Sukhothai’ye zaman zaman tropikal yağmurlar yağar.

 

  • Cahokia – Cahokia Höyükleri – St. Luis-ABD  ; konum

Monks Mound, Meksika’nın kuzeyindeki en büyük Kolomb öncesi yerleşim yeri olan Cahokia‘nın kalıntıları üzerinde yükseliyor. Modern St. Louis yakınlarında bulunan bu gelişmiş şehir, 1100’lü yıllardaki altın çağında 20.000 kişiye ev sahipliği yapıyordu. Bilim insanları, bu gelişen metropolün neden aniden boşaldığı konusunda hala tartışıyor.

Missouri, Saint Louis’in yaklaşık 13 kilometre kuzeydoğusunda bulunan Cahokia Höyükleri, Meksika’nın kuzeyindeki en büyük Kolomb öncesi yerleşim yeridir. Bölge, esas olarak Mississippian döneminde (800-1400) yerleşim görmüştür ve bu dönemde yaklaşık 1600 hektarlık bir alanı kaplamıştır. O zamanlar bölgede yaklaşık 120 yapay toprak höyük bulunmaktaydı. Cahokia Höyükleri, birçok uzak yerleşim yeri ve köyü içeren karmaşık bir liderlik kültürünün örneğidir.

 

  • Leptis Magna – Libya ; konum

Leptis Magna, modern Libya’da yüzyıllarca koruyucu kum tepelerinin altında gömülü kalmış, antik Roma’nın Kuzey Afrika’daki en büyük hazinelerinden biridir. Bu şehir, İmparator Septimius Severus’un doğuşuna ev sahipliği yapmış olup, görkemli Roma tiyatrosu ve bazilikasını hala sergilemektedir.

Kuzey Afrika’ya yayılmış diğer Roma kalıntılarının aksine, Leptis Magna oldukça iyi korunmuştur. Geniş forumlarından ve görkemli kemerlerinden, süslü hamamlarına ve bozulmamış sokaklarına kadar şehir, tarihin her köşesinde canlandığı açık hava müzesi gibi bir his uyandırıyor.

Leptis Magna, MÖ yedinci yüzyıl civarında Fenikelilerin bir ticaret merkezi olarak kuruldu. Fenikeliler, doğal limanı ve verimli iç bölgeleri nedeniyle bu bölgeye ilgi duymuşlardı. Bu özellikler, zeytinyağı, tahıl ve Sahra’dan gelen malların takas edilmesine olanak sağlayarak burayı ticaret için ideal bir yer haline getirmişti.

Zamanla, yerleşim stratejik kıyı konumu ve verimli çevresinden faydalanarak büyüdü. Roma’nın devreye girdiği dönemde, Leptis Magna zaten Kuzey Afrika ve Akdeniz’e uzanan bağlantıları olan yerleşik bir ticaret merkeziydi. Leptis Magna’nın altın çağı, MS 145’te burada doğan İmparator Septimius Severus döneminde yaşandı. MS 193’te tahta çıktıktan sonra Severus, memleketine büyük yatırımlar yaptı. Leptis Magna’yı Roma dışında nadiren görülen bir ihtişam seviyesine yükselten bir dizi anıtsal projeyi hayata geçirdi.

Hükümranlığı sırasında Severus hanedanı forumu genişletti, devasa bir bazilika inşa etti, zafer takları dikti ve limanı geliştirdi. Bu projeler sadece imparatorluk gücünü sergilemekle kalmadı, aynı zamanda günümüze kadar süren bir mimari ihtişam mirası da bıraktı.

 

  • Derinkuyu – Nevşehir ;  konum 

Doğal ve tarihi zenginlikleriyle UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Kapadokya, yalnızca peribacaları ve vadileriyle değil, gizemli yeraltı şehirleriyle de büyülüyor. Bölgedeki 36 yeraltı şehri arasında en büyüğü ve en derini ise Derinkuyu Yeraltı Şehri olup tarihçiler ve turistlerin dikkatini çekmektedir.

Derinkuyu Yeraltı Şehri’nin kesin inşa tarihi net olarak saptanamasa da, geçmişinin M.Ö. 3000’ li yıllara kadar uzandığı tahmin ediliyor. Bazı araştırmacılar yapının Hititler dönemine dayandığını öne sürse de, bu iddiayı kesin doğrulayan arkeolojik veriler bulunmuyor. Antik dönemde Malakopi adıyla bilinen Derinkuyu ; Kapadokya Krallığı ve Bizans İmparatorluğu başta olmak üzere pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Türklerin bölgeye yerleşimi ise 1071 Malazgirt Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir.

Eldeki verilere göre Derinkuyu’nun ilk yerleşimcilerinin kökeni Asur kolonilerine kadar uzanıyor. Ancak yeraltı şehri, asıl işlevini Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı henüz resmi din olarak kabul etmediği dönemde kazanmıştır. İlk Hristiyanlar, baskılardan korunarak güvenli şekilde ibadet edebilmek için Derinkuyu’yu bir sığınak olarak kullanmıştır. Şehir; kolay bulunamayan geçitleri ve yalnızca içeriden açılıp kapanabilen dev taş kapıları sayesinde güçlü bir savunma sistemine sahip idi. Bu yapı, bölgedeki Hristiyanların Roma ve Arap saldırılarından korunmasını sağlarken, uzun süre dış dünyayla temas etmeden yaşamalarına da olanak tanıyordu.

Adını 60–70 metre derinliğe ulaşan 52 su kuyusundan alan Derinkuyu’da, 1830’lu yıllara kadar yer üstünde herhangi bir yerleşim yoktu. 1963 yılında tesadüf eseri keşfedilen yeraltı şehri, 1967’de ziyarete açılmştır. Yaklaşık 85 metre derinliğe ulaşan Derinkuyu Yeraltı Şehri’nin günümüzde yalnızca %10’luk bölümü gezilebiliyor. Yüzlerce odadan oluşan bu devasa yapı, tıpkı bir labirent gibi birbirine bağlanan tünellerle ilerliyor. Ziyarete açık alanlar, 50 metre derinliğe yayılan toplam sekiz kattan oluşuyor.

7 farklı katı bilinen ve henüz yalnızca sınırlı bir bölümü ziyarete açık olan Derinkuyu’nun, 12 ila 14 kata kadar uzanabileceği tahmin ediliyor.

 

 

Dünyamızda daha onlarca sayıda batık şehir ve antik kent‘ ler bulunmaktadır. Makalemiz sonlanmıştır.

 

 

 

– Ana Sayfa’ ya Dön –